
Kılıç yaparken kor çeliğe su verirler sertleşsin diye. Çocuk da büyürken sokağa salınır, hayatı yaşıtlarıyla birlikte öğrensin, oyun oynarken sertleşsin diye. Sokağa salınmamış çocuğa ‘süt bebesi’ denirdi bizim oralarda; süt darısı misali, sertleşmemiş olduğundan. Çocukluk işte. Hafif gürbüz olur süt bebesi, kıyafeti tiril tiril, yanakları da pembe. Süt bebesi bülbül değildir ki koyasın kalsın altın kafeste, çocuktur o da sonuçta. Sokağa inmek ister, yaşıtları ile oynamak ister, keşfetmek öğrenmek ister. İner de eninde sonunda. İlk zamanlar biraz makara olur. Oyuncak ederler onu diğer çocuklar, tabi ki ona fark ettirmeden. Yavrum benim, ne bilsin öyle hile hurda. Kendi gibi sanar herkesi. Yavaş yavaş öğrenir, kaybede kaybede. Bazen de dayak yiye yiye. Caravaggio da yirmili yaşlarında resmetmiş bir süt bebesini, oyuna getiren iki hilebaz ile birlikte. Sokaktan aldığını tuvale taşımış. Belki kendi idi o süt bebesi, belki kahkahalarla izlemişti süt bebesinin oyuna getirilmesini sokağın ortasında.
Resme bakarken Caravaggio’nun da resimdekiler gibi çocuk olduğunu hayal ediyorum Roma’nın sokaklarında gezinen. Ben de onunla çocuk oluyorum bir anda. Caravaggio az değil, tam bir haylaz. Tutmuş kolumdan çekiştiriyor beni. Beraber izleyecekmişiz olan biteni. Kikir kikir kikirdiyor izlerken. Neyleyeyim, ben de katılıyorum ona. Birlikte kikirdeşiyoruz. Öte yandan tetikteyim. İşi abartırlarsa bozacağım oyunlarını. Orasına karışmıyor Caravaggio. Eğleniyoruz birlikte Roma’nın sokaklarında çocukça. Belki de duvarın arkasından izliyoruzdur, hafiye gibi-çocuk hafiyeler gibi. Biz görüyoruz hileyi; görüyoruz da ses etmiyoruz. O hilebaz elini arkasına attı mı dürtüklüyoruz birbirimizi dirseklerimizle: “Gördün mü? Gördün mü? Bak!” Oyuna tanık olmanın keyfini çıkarıyoruz. Hem biraz gizli, hem biraz yasak yanı var işin. Anneden gizli yapılan yaramazlıklar gibi bir tat alıyoruz izlerken. Eve döndüğümüzde belki anlatmışızdır, belki küçük bir sır olarak kalmıştır aramızda, kim bilir? Her zaman duvarın arkasından sessizce izleyebilecek kadar şanslı olamayabiliyoruz tabi. Bazen perdenin arkasında kalır sahne, istesek de izleyemeyiz. Çatlarız meraktan. İşte böyle durumlarda -örneğin- Shakespeare’in soytarıları yetişir yardımımıza tiyatro sahnesinde; ya da bir fotoğrafçı gösterir bize perdenin arkasında kalanı, bir diğer deyişle gizli olanı, belki de çıplak olanı.
Yorum bırakın