
Kaçmıştım; sonunda başarmıştım. Bir böceğe dönüştüreceklerdi beni, biliyordum; ama yine de, özellikle kendim için, kaçmıştım.
Jale’nin partisi yılın en önemli olayıydı. Sadece en gözdelerin katılabildiği, özenle seçilmiş davetlilerden oluşan, çok özel bir parti … Günleri bırak haftalar öncesinden başlamışlardı kızlar ne giyeceklerini konuşmaya. Kıyafet Kanyon’daki şu mağazadan mı sipariş edilmeliydi, yoksa Nişantaşı’ndaki bu modacıdan mı? Peki ya saçlar? Şu sıralar sosyetenin en gözde kuaförü Mecanım’dan başkası söz konusu bile olamazdı. Çok instagramlanabilir bir salon yapmıştı kendine. Parti öncesinde orada etiketlenmek gerekirdi. Yalnız herkes oraya gitmek isteyecekti. Şimdiden arayıp rezervasyon yaptırılmalıydı. Shit! Bugün de o kadar yoğundu ki, ne ara arayabilirdi ki randevu almak için? Ne pahasına olursa olsun aranmalıydı; çünkü bu parti çok önemliydi. Partiye en gözde çocuklar da gelecekti. Kızlar arasındaki yarışta bu parkur çok önemliydi.
Ben de partiye davetli olanlardan biriydim. Neden davetli olduğumu bilmesem de, diğer tüm partiler gibi buna da davetliydim. Her ne kadar kendimi tam olarak ait hissetmesem de katıldığım partideki ortamlara, gitmiştim davet edildiğim her partiye. Çevremdekiler yazlık arkadaşlarımdı, okul arkadaşlarımdı, basket arkadaşlarımdı. Öğlen havuza denize girerken yan yana oluyorduk, bazen şadırvan altında zaman geçirdiğimiz bile oluyordu. Ne mi paylaşıyorduk? Hiç! Zaman geçiriyorduk işte. Kar küresindeki sevimli oyuncak gibi, ailemizin bizim için yarattığı fanusun içinde evcilik oynayarak geçiriyorduk gençlik yıllarımızı. En mutlu olduğum anlara ait anılarım da bu Barbie Evi’nin içinde idi, en büyük başarısızlıklarım da.
Önceleri Ken rolüne girip Barbie’ler ile evcilik oynamak eğlenceliydi. Herkesin iyi biliyordu bu oyunu; kız tarafı da erkek tarafı da oynamaya gönüllü iken hiçbir sorun çıkmıyordu. Bir süre sonra iş çığırından çıkmaya başladı. Sanki oyun gerçek olmuştu, gerçek ise uzak durmamız gereken çirkin bir oyun. Barbie’nin toz pembe dünyasının dışında davranmaya başlayan her oyuncak, güzeller liginden ihraç ediliyor, böcek ilan ediliyor, Barbie Evi’nden kovuluyordu. Barbie Evi’nin bir tek alternatifi vardı, Richie Rich. Eğer Barbie Evi’nin pudralı dünyasından sıkıldıysanız, Richie Rich’in malikanesine geçip soluklanabilirdiniz.
Bu oyunun içinde iken gerçeklerin farkında olmak kolay değildi. Barbie Evi’nin pencerelerinden dışarıya bakmak, dışarıyı düşünmek yasaktı. Çünkü dışarıdaki dünya avamdı. Sosyetenin merak etmesi gereken konular içerisinde yer almıyordu. Farkında dahi olmak gereksiz bir zaman kaybıydı. Bu merak duygusuydu sanırım içimi kemiren. Bu merak duygusuydu sanırım bir türlü kendimi ait hissedemeyişimin nedeni. Bu merak duygusu, tüm korkuları heyecana dönüştürüyordu. Kendimi yeniden insan gibi hissetmeye başlıyordum. Telefonlarıyla sevişenlerin instagram postlarına malzeme olmaktan kurtulacak, nerde ve kimle göründüğüme değil nerde ve kimle olduğuma önem verecektim. Robin Williams’a “Oh Captain, My Captain!” diye selam verip Ölü Ozanlar Derneği’ne katılacak; hayatın içindeki şiiri keşfetmeye çalışacaktım.
Bunları düşündükçe heyecanlandım. Damarlarımda gezinen kanı hissedebiliyordum. Bardağı taşıran damla Kafka’dan gelmişti. Kafka’nın Dönüşüm’ünü okurken yenmiştim bilinçaltımdaki böcek atfedilme korkusunu. Ayaklarımın altındaki zeminin kaymasından kormuyordum artık. Her şey yerli yerine oturmuştu. Yeni arkadaşlarım Ömer Hayyam, Kafka, Nazım Hikmet, Robin Williams, Patch Adams ve niceleri idi. “Ben düşündükçe var dünya; ben yok o da yok” derken ne de haklıydı Ömer Hayyam. Barbie Evi’ndeki dostlarım, ne kadar büyük rakipleri olduklarını bilmiyorlardı henüz. Ta ki, Jale’nin partisinde elimde Kafka bahçede uykuya daldığım o geceye kadar.
Yorum bırakın