Atölyemin kapı eşiğini aşıp içeriye doğru adımını attığın daha o ilk an gözlerimi kamaştırmıştın Jeanne. Girer girmez, damdan düşer gibi “Benim portremi çizer misiniz Bay Amedeo?” demiştin. Usulca resmini mi çizmeli yoksa alıp karşıma saatlerce konuşmalı mıydım seninle? Kararsızlık içinde sessiz geçen sayısız dakikaların her bir uzun saniyesinde sana yeni bir soru yönelttim. Sense o sırada her şeyden habersiz hazırlanıyordun. Sen hazırlanırken ben de kaçamak bakışlarla ama hiçbir adımını kaçırmadan seni izliyordum. Siyah kaşe mantonu çıkardın, üstünü aynada düzelttin. Kendini hazır hissedip tabureye oturduğunda kloş şapkan başındaydı. Kolları dökümlü bembeyaz bluzunun özenli bir terzinin eliyle tam sana göre dikildiği çok belliydi. Parfümünün kokusu burnuma geldiği anda istemsizce sana döndüm. Göz göze geldik ve gözlerime “daha fazla sorma, şu an sadece çiz” dedin. Ellerim sorgusuz itaat etti. Tuvale ilk dokunuşumla birlikte başladın anlatmaya; sonra hiç susmadı gözlerin. Tam son fırça darbelerini atarken “ruhum küçük bir çocuk, daha bitmedi anlatacaklarım” dediğini duydum “yarın bir daha geleceğim”. Şımarık seni! Portreni görmek için nasıl da sabırsızlanmıştın ama. Resmi bitirdiğimde tuvali sana döndürüp “gözlerini ruhunu görebildiğimde çizeceğim” demiştim. Beklemiyordun, birden yüzün kızarmıştı. O gün geldi; işte gözlerin Jeanne.
Bu mektubu cenaze töreninden hemen sonra onun atölyesine döndüğünde masanın üstünde buldu. Mektubu okuyup bitirdiği anda sadece ve sadece peşinden gitmek istedi sevdiği adamın. Bugüne kadar hep yaptığı gibi, ailesinden vazgeçmek pahasına, o nereye giderse oraya. Gözlerini kapadı. Bir elinde ona bıraktığı tek gül, diğer elinde mektup, karnı burnunda, kendini atölyenin camından aşağıya bıraktı.
Diyerek bitti kitap fakat ben hüzünlü sonları sevmem Jeanne. Yaşamalısın sen. Seni bırakıp gitmiş ve giderken gözlerini de yanında götürmüş olabilir sevgilin; anlıyorum ama kızını bırakmış sana öte yandan da. Üzülme, gel otur şöyle. Kitabın başından sonuna hayran kaldım sana. Ben bir adamı hiç böyle sevmedim. Nasıl bir aşk bu, biraz anlatsana.
Aşkı ancak yazarlar anlatabilir Martha. Ben ise aşık bir kadınım sadece. Madem iki kadın oturmuş diz dize sohbet edeceğiz, onun atölyesine gittiğim ilk gün hissettiklerimi anlatabilirim sana en azından. Kapıdan içeri girdiğim anı dün gibi hatırlıyorum. Beni karşısında görür görmez heyecanlanmıştı. Eli ayağına dolaşıyor, gizlemeye çalışıyordu fakat bu konuda çok beceriksizdi. Önce, evine giren her kadına karşı böyle heyecanlanıyor mu diye düşünmüştüm. Sonra bu saçma düşünceyi hemen kafamdan atıp anın tadını çıkarmaya koyuldum. Bilerek yavaş hareket ediyor, sanki onu görmüyormuş gibi yapıyordum. Bir şövalenin başına oturuyor, bir kalkıyor; bir şey diyecekmiş gibi öne atılıp derhal kendini çekiyordu. Bu hali ne kadar sevimli olsa da yüzünü daha rahat seyredebilmek için bir yerden sonra onu sakinleştirmem gerekiyordu. Paltomu çıkardım. Şapkamı da çıkarayım mı diye sormak bahanesi ile ona döndüm, gözlerini yakalamaya çalıştım. O sırada o tuvalin arkasında, elinden düşen sigarasını bulmaya çalışıyordu. Kendi kendime şapkalı poz vermeye karar verip yerimi aldım. Tabureye oturmamla kafasını kaldırıp bana bakması bir oldu. Sert çenesi, kemikli burnu ve fakat bunlara zıt ince kara kaşları ile karşımdaydı. O güzel yüzündeki o masum hayranlık ifadesini unutamam. Durdum, sakince gözlerinin içine baktım. Ne demek istediğimi anladı. Usulca oturdu tuvalin önündeki iskemlesine. Tuvali beni görebileceği şekilde yerinden oynattı. Bir kömür kalem aldı eline. Tuvale ilk çizgiyi bırakmasıyla sarı ışıklı, yağlı boya ve tiner kokulu atölye ilk baharda açan sarı çiçekleri, ilmik ilmik üzüm bağları ile Toskana’nın çiftliklerine dönüştü gözümde. Gözlerindeki okyanusta çıktığım seyahatlerin ilki, aşkımızın ilk adresiydi.
Ne güzel bir yere götürmüş hayalin seni. İtalya tutkulu bir genç kızdır benim gözümde; Toskana ise onun ince uzun boynundan hiç çıkarmadığı gerdanlığıdır. Orda hangi kapıyı çalsan yaşadığı coğrafyaya ve kültürüne vurgun insanlar çıkar karşına. Atlarının en güzelinin yelesini örer gibi, bir delikanlının damatlığının yakasını ilikler gibi düğümlerler üzüm bağlarını. Bağ kurmak düğüne hazırlık, bağ bozumu düğün günüdür. Bu sefer gelinliğin düğümlerini çözer gibi çözerler bahçelerindeki bağları. Tadına doyulmaz şarap olur aşklarının meyvesi.
Kendimi çok yakın hissederim o insanlara; ama bir farkla, ben denize vurgunum Jeanne. Uslanmaz bir aşıktır; her gece yumuşak sesiyle ninni söyleyerek uyutur beni: “soyun da gir koynuma, tenin ilaçtır benim”. Her sabah kalkar, çıplanır girer, içinde kaybolurum. Bu aşk içimi cıvıl cıvıl yaşama isteği ile doldurur. Capcanlı renklerde kıyafetler giyer, şıkır şıkır takar takıştırır, güler oynar coşarım. Beni görenler “Oo Martha, yine süslenmişsin yeni gelin gibi” diyerek takılırlar bana. Gelin yeni doğandır, paktır, ilkbahardır buralarda. Bir gelin gördüklerinde hemen dilek dilerler biliyor musunuz, şans getirir derler. Bir de yüzünde güller açsın diye düğünden önce gül kolonyası sürerler gelinlerine, mis gibi kokar. Bak şurada, komidinin üstünde var bir küçük şişe. Josephine, senin olsun o küçüğüm.
Teşekkür ederim Madam Martha. Saklayacağım bu hediyeni, söz. Ne güzel kokuyor! Şey, şişenin yanında bir de yılan oyuncağı vardı. Siz annemle konuşurken ben de onunla oynayabilir miyim?
Tabi ki. Aslında o nedir biliyor musun? Bir kumbara! Senin yaşlarındayken annem vermişti bana. Para biriktirmek yerine küçük notlar biriktiriyorum onun içinde. Okuduğum her kitaptan sonra bir not, bir cümle bazen de bir şiir mutlaka atarım o kumbaranın içine.
Bayıldım! Bu kitapla ilgili notu ben atabilir miyim kumbaranın içine?
Tabi ki küçüğüm. İstersen bu seferkini sen yazabilirsin bile.
Gerçekten mi? Peki, yazdığımı babam da görebilir mi?
Görmez olur mu, elbette görebilir. Sen hayal et yeter ki. Bak, kağıt kalem hemen yanında.
Yaşasın! Hemen yazıyorum: Not: Baba, seni çok merak ediyorum. Ne zaman rüyama gireceksin? Kızın Josephine.

Yorum bırakın