Arasında Yaş Farkı Olan Hikaye

Sevdalı bir kadının ahını almış olmalı ki, o gece Londra tepesine binen bir külhanbeyinin pençesinde inim inim inliyordu. Külhanbeyi gemi azıya almış bacaları devirmeye, kiremitleri sökmeye çalışıyordu. Başıbozuk kış günlerine alışık İngilizleri bile uykularından etmeyi başardı. Bazıları yatakta sağa sola dönerek bu yaygarayı kulaklarından def etmeye çalıştı. Merakına yenik düşenler yaygaranın nereden geldiğini anlayabilmek için pencereye koştu. O külhanbeyi büyük bir fırtınadan başka bir şey değildi.

Şansa bakın ki, Melih fırtınaya Londra’ya adım atar atmaz, geldiği günün akşamında yakalanmıştı. Karanlığın içinde öfkeli bir orkestra şefi batonunu sağa sola savurup şimşekleri birbirine çarptırıyordu sanki. Öylesi korkunç bir fırtınaydı! Gümbürtüye uyanan Melih’in duyguları çalkalanıyordu. İçindeki korkuyu bastırmaya çalışarak, biraz da meraktan olsa gerek, yataktan kalkıp pencereye yaklaştı. Nefesinin camda yarattığı buğunun üzerine parmağının ucuyla notalar kondurmaya başladı. Ancak notalar akıp gidiyor, içindeki fırtınayı bastıracak müziği bir araya getirmesine izin vermiyordu. Birden kapı çaldı ya da ona öyle geldi. Melih sessizce yürüyüp geçti kapıdan, koridora yöneldi. Sanki bir ses onu peşinden sürüklüyordu.

Işıklar yanmadığından koridorda el yordamıyla ilerliyordu, o karanlıkta kapıyı tıklatanları fark edemedi. Fırtınadan kaçıp otele sığınan yağmur bulutlarına çarptı. Sendeledi. Düşmemek için piyanonun kenarına tutundu. Çocukluğundan beri duygularına Çoban Yıldızı gibi yol gösteren piyano, bir kez daha karanlıkta kaldığı bir anda elinden tutmuştu. Tabureye oturdu. Üzerindeki yıldız tozlarına aldırış etmeden tuşlara basmaya başladı. Ezgiyi dinleyen yağmur bulutları içlerini çekerek çiselemeye başladılar. Notalar birbiri ardına sıralandıkça müzik otele sığmaz oldu. Dış kapının altından sızıp sokağa taştı. Müziği duyan fırtına sakinleşti. Gökyüzü duruldu.

Melih odaya dönüp bavulunu açtı, bir kayıt cihazı çıkardı. Yeniden koridora çıktığında yağmur bulutlarının da damlalarını toplaya toplaya dışarı çıktığını gördü. Piyanonun başına geçti, bestesini yeniden seslendirip kaydetti. Kasedi sabahleyin babası ile birlikte İstanbul’a uğurladı. Ezgisinin nasıl bir yolculuk yapacağından habersiz, kimya mühendisliğinde uzmanlık eğitimi almak üzere geldiği bu ülkede kurmaya çalıştığı yeni hayatın gerekliliklerine kaptırdı kendini sonra.

Bir gün, otel odasında kimya formüllerini birbirine bağlamaya uğraşırken telefon çaldı. Resepsiyonist, ona bir mektup geldiğini müjdeliyordu. Aşağıya indi. Uzatılan pembe zarfı aldı. Mektup Çiğdem’den gelmişti. Geçmiş gecelerden birinde kalan ve unuttuğunu sandığı o fırtına yeniden esmeye başlamıştı sanki. Merdivenleri heyecan içinde, rüzgar gibi çıktı.

Odaya girer girmez zarfı bir piyanonun kapağını açar gibi usulca açtı. İç içe geçmiş, birbiri üstüne katlanmış sayfalarda yazılanları okurken içinden bir çift beyaz güvercin havalandı. İlk sayfa Çiğdem’in muziplikleri ile doluydu. Müzik ve magazin dünyasından haberler veriyor, ikisinin hakkında söylenenlerden çıkıp şakalar yapıyordu. Her zamanki gibi neşesiyle Melih’in derdini tasasını alıp götürmeyi başarmıştı. “Seni gidi seni! Neler yapmışsın yine, çıldırttın beni! Ekte sözleri bulacaksın inşallah unutmazsın” diyordu ilk sayfaya son noktayı koymadan hemen önce. İkinci sayfanın başında kocaman harflerle “İçimdeki Fırtına” yazıyordu. Başlığı görür görmez yer kaydı ayağının altından. Okuduğu fırtınalı gecede yaptığı bestenin sözleriydi. Çiğdem  fırtınadan habersiz Melih’in buğulu cam üzerine yazdığı notaları söze geçirmişti. Sallanan gemi misali sallanmaya başladı içinde dünya. Ayakta duramadı Melih, duvara tutunmak zorunda kaldı.

Kapıldığı hasret tufanından kurtulabilmek için doğruca telefona sarıldı. Londra’dan İstanbul’a tel köprüler kurulabilmesi için saatlerce zincire vurulmuş bir mahkum gibi bekledi. Bir tek sözü yetti Çiğdem’in, elindeki kül rengi ahizenin pembeleşmesine. “Sen bu parçayı neden yaptığımı biliyor musun?” diye sordu Çiğdem’e. Uzaktan uzağa gözyaşları sarıldı birbirine.

Telefonu kapattığında koca şehir bir mektup kağıdı gibi katlanıp cebine girdi. Bir koca çınar dalından savrulan yaprak misali, bir başına kaldı odasında Melih. Bir kadehin gölgesine sığınmaya çalıştıysa da olmadı. Gölge önce bir mikrofona dönüştü sonra eridi gitti. Melih hüznünü dağıtmak için kendini sokaklara attı.

St. Pancras tren garının önüne geldiğinde bir an durakladı. İnen yolcular poyrazdı, beklenmedik yağmurlar gibi, aniden bastıran. Kimi yolcu karayeldi, koşarak trene yetişmeye çalışan. Kimileri lodostu, sevdikleriyle sıcacık kucaklaşan. Güneyden zeytin dallarının kokusunu getirmişlerdi. İçlerinde bir tek samyeli fark etti Melih’i. Kalabalığın arasından alıp uçurdu, bir peronun başına kondurdu. Kara bir tren yanaştı o sırada karlı gözlerle, iç çekerek. Söylenmemiş sözlerle yüklüydü. Çiğdem’i düşündü bir an Melih. Bir garip duygu çöktü omzuna. Hani yuvan sevinsin diye bir çiçek alıp koyarsın ya vazoya. Hani kalkıp hazırlanırsın ya her zamanki saatte ha geldi ha gelecek diye. Geç kaldığı her saniyeyi kayıptan sayarsın. Hani bir bulut boşluğuna düşersin her gece her gece, uyuyamazsın ya sevdiğini rüyalarında göremediğinden. Hani bir ezgi kanatlanır ya yüreğinin ucundan, bir şarkı yarım kalır ya bazen. İşte öyle bir şey.

Derken Melih kendini Soho’da, siyah kadife halının üzerinde boy gösteren kuyruklu yıldızcıklarla dolu bir caddede yürürken buldu. Topuklu ayakkabı tıkırtıları, ışık saçan elbiseler, iğneli kravatlar, parfüm şişeleri, bolca sigara dumanı ve kokteyl kadehlerinin arasından geçti. Geniş sağrılı, yüksek sekili, gözüpek atlara binmiş polisler ve göbekli siyah şapkalara benzeyen taksilerin yanından. Sokağa taşan pizza ve risotto kokuları bir burun deliğinden, paella ve tapas kokuları öteki burun deliğinden çekiştirdi.

Filmlerin adlarının büyük neon ışıklarla yazıldığı bir sinemanın içinden, okul hademesi kılığında tıknaz bir kadın elindeki teneffüs zilini çalarak çıkageldi. Tüm vücuduyla, dünyayı sevinçle kaplayacak kadar içten gülüyordu. “Hababam Sınıfı filme çekilecek. Rıfat Ilgaz’ın eseri. Filmin müziğini sen yapmalısın. Hadi kuzucuğum gel, seni bekliyoruz” diyerek Melih’i çağırdı Adile Naşit. Bu sırada karşıdaki tiyatronun önünde bir adam bestesini arayan bir şarkının sözlerini mırıldanmaya başladı. Birazdan sahneye çıkacakmışçasına hazır, saçları bıçkın taranmış, geceye batırılıp çıkarılmış ispanyol paça pantolonunun üstüne gün yüzlü gömleğini giymişti. Papyonu ve mendiline yıldızları iğnelemiş, ceketi ve cilalı siyah ayakkabısı ile kostümünü tamamlamıştı. Bir aşk dizesi dolanmıştı adamın diline, “Sen başkalarına benzeme sakın, hep böyle kal”. “Unutulmaz bir şarkı olsun istiyorum Melih” dedi Erol Evgin. Hisseli Harikalar Kumpanyası müzikalinin perdesi Melih’in besteleri ile açılmaya hazırlanıyordu.

Melih’in Londra’daki günlerinin böylesi neşe içinde geçmesi beklenirken durum hiç de öyle değildi. İstanbul’dan gelirken kaçak yollarla bavuluna giren kuruntular onu bir saniye bile yalnız bırakmıyordu. Melih caddelerde yürürken ara sokaklardan “Cık! Cık! Cık!” seslerinin yükseldiğini duyuyordu. Sesler caddedeki kalabalığın arasına karışıyor, dedikodu çığına dönüşerek büyüyor, insanları kışkırtıyordu. Beklenmedik bir anda cıkcıklar habis bir ur gibi yayıldı, söylentiler aldı başını gitti: “Kendinden 12 yaş büyük bir kadınla gizli aşk yaşıyormuş!”. İnsanlar Melih’i görünce -sanki ayıp bulaşmasından çekiniyorlarmışçasına- yollarını değiştirmeye başladılar. Topuklu ayakkabılar ritim tutturmuş “Rezil! Rezil! Rezil!” diye tıkırdıyorlardı. Kravatlar, “Yakışıyor mu sana?” diye hesap soruyorlardı. Sağ kulağının dibinde bir çift dudak belirdi: “Utan! Utan!”. Sol taraftan biri sigara dumanını yüzüne üfledi: “Anlaşılmaz mı sandınız?”. Polis atı kişneyerek söze girdi, “Siz kendinizi ne sanıyorsunuz?”. Atın sözünü polis tamamladı, “İzin vermeyiz!”. Beyaz perdede, oynayan filmle alakası olmayan bir alt yazı belirdi: “Konu komşu ne der sonra?”. Tiyatronun kapısı mühürlendi: “Oyunda bahsi geçen kadın-erkek ilişkisi uygunsuz bulunarak…”. Kafasını kaldırdı, gözünü kara bulutların arasından görünmeye çalışan aya dikti. Cebindeki mendili çıkardı. Ne kadar bulut varsa gökyüzünde hepsinin kaşını gözünü silip temizledi. Ayın yüzü parladı. Gecenin ucu yırtıldı. Londra kendine biraz çekidüzen verdi. Tower Bridge kımıldar gibi oldu. Köprünün başında bir kemanın sesini duydu derinden Melih. Köprünün üzerinde yürümeye başladı. Kemanın sesi gitgide berraklaşıyordu. Tam müzisyenin yanına varmak üzereydi ki köprüye yaklaşan geminin düdüğü duyuldu. Geminin geçebilmesi için köprünün ayakları yavaş yavaş yukarı kalkmaya başladı. Müzisyenin kemanı elinden düştü. Yarısı köprünün bir tarafında, yarısı öbür tarafında kaldı. 

Köprü ikiye ayrılmadan önce koşarak karşıya geçmeyi başaran Melih arkasına dönüp baktı. İstanbul peşinden geliyordu. Üstüne sis inmiş Boğaziçi Köprüsü, Çiğdem’in Bebek sırtlarında yaşadığı köşkten bakıldığında tül takmış bir gelini andırıyordu. Köşkün penceresinden içeri göz attığında Çiğdem’i gördü. Bir koltukta bir başına oturuyordu. Yanındaki sehpada duran kasetçaların düğmesine bastı. Melih’in Londra’dan gönderdiği kaset dönmeye başladı içinde. Çiğdem ezgiyi gözleri kapalı dinledi. Bittiğinde kaseti başa sardı. Yeniden dinledi. Boğaziçi’nin suları bulandı, yıldızların gözleri buğulandı. Bir kez daha kaseti başa sardı. Ay karanlık yüzünü döndü dünyaya. Sonra bir kez daha dinledi. Onu hayal ederken kaybolup gitti gözünde dünya Melih’in. Çiğdem salondaki konsolun çekmecesini açtı. İçinden kalem çıkardı. Kaseti yeniden başa sardı. Düğmesine bastı. Ağlamamak için zor tuttu kendini. Oturdu, aldı kalemi eline. İçindeki fırtınada yalpalayarak ilerleyen teknenin beyaz yelkeninin üzerine yazmaya başladı şarkı sözlerini:

Gün ağarırken tek başıma oturmuşsam

Henüz daha gözlerimi bir an bile yummamışsam

Sen yoksan yine bense suskun ve yorgunsam

Hele bir de canım hasretine kapılmışsam

Ve gözümde tütüyorsan buram buram

İşte o an bir fırtına kopar

Sanki o an yer yerinden oynar

Hoyrat bir rüzgar eserken

Sallanan gemi misali

Sallanır durur içimde dünya

İşte o an bir fırtına kopar

Sanki o an yer yerinden oynar

Kül rengi bir akşam vakti

Kaybolan renkler misali

Kaybolur gider gözümde dünya

Yorum bırakın