Bahar İsyancıdır Hakkında

Böylesi ile karşılaştığımda önce şaşırırım, peşine merak sarar her yanımı.  Karşımdaki tahmin edebildiğimden de güzel bir yapıtsa bu çocuksu hayranlık çabucak dibe çöker. Gözümün önü berraklaşır, içimde bir deniz durgunlaşır. Salarım kendimi o güzellik nehrine, akışına kapılır, nereye götürürse giderim sorgusuz sualsiz. Bu teslimiyetle okudum içindeki her bir öyküyü tek tek. Kitap bittiğinde damağımda portakal tadı kaldı. Zamanın bir kitaptan diğerine akan ırmağında, Bahar İsyancıdır’ı geçip merakın yeni döngüsüne kendimi kaptırmadan önce, damağımda turunculuklarla turna balıkları gibi kaynağa yüzeyim dedim. Orada yakın, bağışlayıcı ve müşfik sahiller bulayım. Dilimin ucunda biriken Kaf Dağı tuzlarını paylaşayım, zenginleşeyim istedim. Artık bir-iki kelam karalamanın zamanıdır.

 Ustalarını unutmuş bu kentin kuru havasını solumuşlar iyi bilirler ki Ankara bozkırında kış çetin geçer. Hava sertleşip ufuk kardan görünmez olduğunda, Esenboğa Havalimanı bozkırı kaplayan beyaz örtünün ortasındaki bir kardelen gibi görünür iniş için pistlere yaklaşan uçaklara. Gün gelmiş kışın beyaz mantosu rafa kaldırılmış baharlıklar askıya dizilmişse, uçaklar sessiz bozkırın ince tozlarına aldırmaz, daldan dala konarcasına konup havalanırlar birer ikişer. Dışarıdan bakanlar için tam bir görsel şölendir; havalimanı koca bir kuş yuvasına benzer. O şölen günlerinden bir bahar günü, tam seyahat havasıdır, kanınız kaynar, toprak çeker, bir bilet alır, kendinizi usulca seyahat arkadaşlarını bekleyen uçakları camekanla belirlenmiş sınırın ardında seyrederken bulursunuz. Şanslıysanız bir köprünün koridoru boyunca sizin için serilmiş turkuaz halılar üstüne basarak gidersiniz bineceğiniz uçağa; değilseniz, bir de otobüs yolculuğu eklenir uçak yolculuğunuzun önüne. Ne şekilde binmiş olursanız olun, sonunda yolcular yerleşir, kapılar kapanır, kaptan konuşur, uçak kalkar. Tarifeli seferle yaklaşık bir saat sonra Adana’ya varmış olursunuz. Sırt çantanızı -varsa kabin bagajınızı- yanınıza alır, koridor trafiğinde diğer yolcularla birlikte saf tutarsınız. Koridoru geçip çıkış kapısının eşiğini aşmanızla birlikte havadaki nem yüzünüze çarpar. Hele bir de nisan turfanda ise havadaki neme taze açmış narenciye çiçeklerinin turuncu kokuları da eşlik eder. Çektiğiniz ilk nefesle birlikte bahar iliklerinize işlemeye başlar. Dilinizin altından kanınıza hızla karışan bahar tozlarının etkisiyle, havalimanı çıkışında sizi eve götürmek üzere bekleyen ticari taşıtları gözünüz görmez olur. Kendinizi şehrin sokaklarını arşınlayarak eve doğru yürürken bulursunuz.

Evin güzergahında ayak bastığınız tüm cadde ve sokaklarda, asfaltın bitip kaldırımın başladığı hat boyunca, adım başı bir narenciye ağacı görürsünüz. Üstüne dökülmüş onca betona rağmen, mevsime uyar, bulduğu her delikten yaşam fışkırtır Çukurova alüvyonu. Bahar gibi o da boyun eğmez gökyüzünü örten karanlığa, isyancıdır. Yürüye yürüye koca bir narenciye bahçesinin içinden geçip eve vardığınızda anneniz, var olma sevincinin yüzünüzde yarattığı gülümsemeyi kapıyı açar açmaz fark eder. Daha eve varmadan bahar sarhoşu olmuşsunuzdur çoktan.

Kimse atalarının toprağından fazla uzaklaşamaz. Bahar tozlarını takip ederek eve dönmek, uzanıp kendi geçmişinin elinden tutmaktır aynı zamanda. Küçüklükten hatırlarım, çocukluğumun kentinde narenciye dalda olgunlaşır olgunlaşmaz babamla gider bahçesine elimizle toplardık. Bahçeye gidemediysek sokaktan geçen tablacıya olta atardık. O da olmadı, soluğu köşe başındaki manavda alırdık. Uzun lafın kısası, narenciye o veya bu şekilde evimizde her daim olurdu. En çok da portakal. Çok sevdiğimizden, soyup yemekle yetinmez, soyduklarımızı sobanın önüne koyar evi portakal kokuturduk. Portakalı sadece ev kokusu niyetine kullanmaz, annemle kabuğundan pasta-reçel de yapardık. Yine de yetinemez, sabah kahvaltı öncesinde ve günün belirsiz zamanlarında suyunu sıkar, ailecek birbirimize ikram ederdik. Bahar İsyancıdır evdeki portakaldır benim için. Bu yüzden, eski alışkanlık elde değil, onun da suyunu sıkıvermişim. Acele etmeden, yudum yudum okudum Bahar İsyancıdır’ı. Turuncu tadı damağımda kaldı.

Bu turuncu duyguyu bundan önce tatmış olanlar anlayacaktır en başta ‘böylesi’ derken ne demek istediğimi. Bütün eşsiz güzellikler gibi o da ilk bakışta dikkati çekmiyordu; fakat, daha ilk öykü Bahar İsyancıdır’dan belli oluyordu ne kadar bereketli toprakların mahsülü olduğu. Kitaptaki her bir öykü o toprakların usta elleri tarafından özenle hasat edildikten sonra geleceğin duvarını aşıp güncelliğini koruyarak bugünlere kadar gelebilmiş tazecik birer yudumdu. Zamanın ince çizgisi üstünde bir kıyıdan ötekine geçmeye çalışan insanın yol boyunca damağında biriken tatların özütü ile harmanlanmış zamansız bir yudum. Bu yüzden, yarın da taze ve güncel kalacağına şüphe yok. Çok çok aklımıza getirdiği sorulara verdiğimiz cevaplar günün koşullarına göre farklılık gösterebilir, hepsi bu.

Kitabın harcına katılmış sorularla önce Bahar İsyancıdır’ın sözüne kanıp geleceğin yüksek duvarının önüne gittiğimde karşılaştım. Estetikten yoksun, dilsiz, gri bir duvardı. Gerçek olamayacak kadar çirkindi. Bulunduğum açıdan bakıldığında tek derdi uzanıp yarına dokunmama engel olmakmış gibi görünüyordu. Bir parça mavilik bulabilmek ümidiyle başımı yukarı kaldırdım. Duvar bir şekilde gökyüzünü görmeme de mani oluyordu. Güzellikler nasıl merak uyandırırsa, çirkinlikler de öyle merak uyandırır, bilirsin. Kim örmüş olabilir ki böylesi bir duvarı? Satraplar mı, komutanlar mı, unutanlar mı? Aklımın pencere pervazlarında sorular birikmeye başlamıştı. Soruların ağırlığından olacak, bir süre sonra kafamı indirmişim. Gözüm duvarın dibinde birikmiş küllere takıldı. En azından denemiş olanlardan artakalanlara. İstemsizce sordum, kimler aşabilecek bu duvarı? Kardelenler mi, Kerem’ler mi? Ozanlar mı, öğrenciler mi? Biz mi yoksa aynadaki görüntümüz mü? Duvarın ve küllerin önünde durmuş bunları düşünüyordum. İçimi beton gibi gittikçe sağlamlaşan bir ümitsizlik duygusu kaplamıştı. Bulunduğum yerden kaçma isteği duydum. Uzaklaşabilmek için arkamı döndüğümde aslında duvarın çevrelediği genişçe bir alanın kıyısında olduğumu fark ettim. Alanın tam ortasında bir siyah örtü duruyordu. Nedensizce atılmış veya kullanıldıktan sonra öylesine bırakılmış altı boş bir örtü gibi görünmüyor, varlığı dikkat çekiyordu. Biraz yaklaşınca içinden şölen müzikleri geldiğini duymaya başladım ve hareketlenmeleri fark eder oldum. Örtüyü kaldırıp altına bakmaya cesaret edemediysem de içindekileri merak etmekten kendimi alamadım. Her günkü yaşamlarını sürdürenler miydi onlar? Etliye sütlüye karışmayanlar, beğeni toplayanlar, alkışa kapılanlar, canlı yayınlananlar, kameralara yakalananlar, reklam kokanlar, kendine yol bulanlar, zincire halka olanlar, fırsat kovalayanlar, hazıra konanlar, ipin ucunu kaçıranlar, günü kurtarmaya çalışanlar, aynada güzel görünenler, günün renklerine göre ten rengi seçenler, düşünmeden harcayabilenler, hiçbir şeyin değişmeyeceğine inananlar veya hayat fanidir ve çaba boşuna diyenler mi? Bugün bu sorulara verilecek cevaplar yarınkilerle bir olmayacak olsa da biliyorum ki aynı sorular yarın da sorulacak.

İlk öykünün oyununa gelip gittiğim duvarın dibinde, aklıma gelen onca soruya rağmen öylece dururken ben –kaygılı, sabırsızyanmış çırakların yamalı gömleklerini giymiş korkulukların işaret ettikleri krater gölünde boğulmuş köy öğretmenleri görülüyordu Bahar İsyancıdır isimli filmin o önemli sahnesinde. Aslında pek şaşırmamak gerekir; çünkü köy öğretmenleri bizim yaşam hikayemizde, siyah örtünün altındaki karanlıkta ışığın semtini arayanların sembolüdür ve bu kitap beyaz perde üstünde bizi bize bizle anlatır. Fakat, kitabın aksine, vur patlasın çal oynasın günlerinde bu boğucu krater gölünü görmeye ve göstermeye çalışmak nafile bir çabadır. Çünkü artık biliyoruz ki insanlara görmek istemediklerini göstermenin hiçbir maddi kazancı yoktur. Kutlar’ın deyimiyle, ölü dillerin gelecek zamanı olmadığı gibi.

Baştan belirtsem daha güzel olurdu sanki, bu bir-iki kelamı karalarken niyetim Türkçe’den Türkçe’ye çevirmenlik yapmak değildi. Kitabın aynasında ne gördümse onu paylaşmaktı. O aynaya baktığımda gelecek duvarının önü güz, ardı bahar gibi geldi bana. Gittiğim duvarın önüne Bahar İsyancıdır’ı okuyan bir başkası gitse belki ufku kapatan duvar aniden zamanı ikiye bölen bir aynaya kesebilir, aynada görecelilik baş gösterebilir ve ona önü aydınlık, ardı karanlık gelebilir. Duvarın aynaya kestiği o belirsiz andan daha öte bir an, bir unutulmuş ozanın sesine kulak verip, seni sana gösteren parlak bir ayna yerine ön yüzü sırlı bir ayna koyacak olursak ortaya bambaşka bir resim çıkabilir. Aynı resim kitabın dere yatağının o ve bu kısımlarında, belirsiz zaman ve paydalarda, farklı renklerde filizlenebilir. Kim görüntü kim gerçek, neresi önü neresi ardı o aynanın, hepsi birbirine girebilir. Belli ki Onat Kutlar böyle olsun istemiştir.

İsteğinin ardındaki nedeni merak eden, yazara bir mektup yazmalı ve İznik dönüşü Bursa’da Koza Hanı’nın harcı ikindi horasanı ile karılmış batı duvarının dibine sabaha karşı ilk horozun ötüşüyle bırakmalı. Bunun için bir bahar gününü seçmeli ve aynı günün akşam üstü yüzünü hanın kemerli penceresinden sızan turuncu ışığa dönmeli. Pencereden sızan ışığın sunduklarına engin bir denizin maviliğine dalar gibi gönül gözüyle bakabilirse, işte o zaman, gelecek düşlerinin güzelliğinde bir manzara ile karşılaşır. Sarının, mavinin ve yeşilin birbiriyle cilveleştiği yaşam dolu bir delta coğrafyası peyzajı. Manzaranın tam ortasında, deltayı oluşturan iki nehir neden ayrıldıklarını hatırlamayan sevgililermişçesine birbirlerine kavuşurlar. Sevgililerin birbirlerine fısıltıyla “Aramızda sen ben olmasın artık”, “Bu kıyı unuttursun bize ayrılığı” deyişlerine kulak misafiri olur. Ayağına vuran dalgaların serinliğiyle, fısıltılara ev sahipliği yapan müşfik sahilde olduğunu anlar. Çocukluk hayaline dalar gibi dalar önündeki deniz manzarasına. Her şey yakın, basit ve anlaşılır gelir gözüne. Tam beklediği gibi, maviliğin içinde iki kırmızı balık oynaşıyor olur. Gündüzsefalarının ca’nım kokularını duyar burnunda. Bir özgürlük türküsü tutturur yavaştan. Omzundaki yeşil, sarı ve mavi renkteki papağan ağzında bir yudum su ile havalanıp ufka doğru kanat çırpar, uçuşu unutma. Papağanı takip edebilmek için kafasını çevirdiğinde karşısında uzanan bereketli ovayı fark eder. Ovanın bahçelerle kaplı yemyeşil fonu boyunca uzayıp giden patikalar ufukta kesişir. Ufkun yolları birleştirdiği noktada günü gelmiş, taze serpilmiş, yarını müjdeleyen, gencecik bir ağaç görür. Gördüğü anda varıp gider yanına. Orada on iki kozadan yapılmış, ölçülerine uygun biçilmiş, tenine şiir gelen, üstüne ışık vuran, düş güzelliğinde bir giysi bulur.

Her kim ki gönül gözüyle değil de ucu görünmeyen boş bir duvara bakar gibi bakacak olursa, bir çöl gibi üstünde hiç yol tutmayan, derin, ıssız ve çorak bir bozkır manzarası karşılar onu. Bozkırın ufkunda sisten zar zor seçilebilen harabeleri ve onların önünde vadesi dolmuş bir yazdan kalma kuru devedikeni toplarından birini görür; ya da kökleri sökülmüş yapayalnız bir dağdağan ağacını. Eski bir doğu hükümdarının yıkılamaz sanılan kalesinden artakalan birkaç harabenin arasında, parçalanmış da olsa hala bozkıra tutunmaya çalışan bir bayrak takılır gözüne. Hiçliğin ortasında, bir zamanlar oraların da bir şölen yeri olduğunu hatırlatmaya çabalarken, aslında tek yapabildiği krallığın yerinde esen yellerle çırpınmak olan naçar bir bayrak. Grinin tek bir tonu kullanılarak basitçe ifade edilmiş dümdüz bozkırla, birkaç farklı tonu ve bulutların karasıyla karmakarışık bezenmiş gökyüzü arasındaki sınırı yaran. İlginç kılmak için odak noktasına karanlık ve yalnız bir bayrak koyulmuşsa da, türlü gölge ve ışık oyunlarıyla hareketlendirilmeye çalışılmışsa da gözüne görünen o kadar mono-tone bir resimdir ki, terk edilmiş bir sinemada anlaması güç ve iç karartıcı siyah-beyaz bir filmi izlemek zorunda bırakıldığını hisseder. İçinden “Çıkarın beni buradan!” demek gelse de kanıksamanın şiddetiyle bu basit cümleyi bile kuramaz. Onun yerine sadece onun duyabileceği bir sesle kendi kendine mırıldanır fakat ne dediğini kendi bile anlayamaz. Konuştuğu dilin can çekiştiğini hisseder. Yine de, karanlığın içinde bir çıkış yolu bulma dürtüsüyle, resimdeki nadir beyaza çalan alanlar içerisinde bir parlak nokta arar gözü. Tan yıldızı ve pusula. Bulutlar olmasa eliyle koyduğu yerde, bayrağın hemen üstünde görünecektir fakat nafile. O arar halde ve henüz bulamamışken, ağzında asaya benzer kırık bir kemik parçası ile nereden geldiği belli olmayan, kuyruğu kopmuş, tüyleri dökülmüş, çiroz bir karabaş ansızın bitiverir ayağının dibinde. Ondan önce bir yudum su sonra da aşkın yolunu tarif etmesini ister. Tam o sırada yakınlarda bir yerlere büyük bir gürültü ile birkaç kara şimşek düşer. Köpek kaçışır, hava biraz daha ağırlaşır, bir yaraya parmak basılır ve sahneler hızlanır. O kendini filmin akışına kaptırıp zamanı unutmuşken, hiç beklemediği bir anda, bilincinin tarlasına bir bıçak saplanır ve film kopar. Ağır yanık ya da kesif çürük kokusu duyar burnunda. Elinde birikmiş ölü papağan tüylerini fark edip irkilir. Derinden bir çığlık atıp elinde ne varsa savurmaya çalışır. Avucundaki tüyler yanmış bir giysinin üstüne düşer ve ışık o an semt değiştirir. 

Ay ışığının olmadığı o tuhaf zamanlarda ışığın semti köy öğretmenlerinden sorulur; çünkü ellerinde meşale tutanlar onlardır. Bahar İsyandıcır isimli 16 filmlik sinema şenliğinin Sinematek’te beyaz perdeye yansıtılan ışığı o meşalelerden gelir. Şenliğin programı kitabın hemen kapaktan sonraki sayfasında yazılıdır. O kadar çok katıldım ki bu şenliğe, sonunda makinanın başına geçenlerden biri oldum. Makinist olmak yetmedi, şenliği dünyanın farklı semtlerinde düzenlemeye gönüllü oldum. Bu sayede katılımcıların şenlik hakkında birbirinden farklı yorumlarını ilk ağızdan dinledim. “Bunlara film deyip geçilemez, bunlar birer gelecek düşüdür” diyen de oldu “bunlar unutulmuş ozanların kırık dizelerine bulaşan sıkıntılardır” diyen de. Bir keresinde, hiç unutmuyorum, yine bir İstanbul şenliği idi. Şenliğe katılanlardan biri, diğer isimsizler gibi herhangi biri, şenliğin sonunda yanıma yanaştı. “Havada koyu yeşil ve acı defne yapraklarının kokusu var, bir de nicedir unuttuğum yasemin kokusu. Bir şeyler yanıyor olmalı yakınlarda. Bomba patlamış olmasın yine!?” dedi kaygıyla. Boğazım düğümlendi, cevap veremedim. 

O an aklıma birisi geldi, hem yakın hem uzak olan. Onunla birlikte kafamın içinde ortak bir geçmişe doğru yolculuğa çıktım. Üniversite yıllarına düştü yolum, sen de bilirsin, yaşama en güzel tohumların atıldığı zamanlara. Hayata gülerek bakan, sınırsız ve sabırsız çocuklardık hepimiz, ötesi değil. Yeryüzüyle, insanlarla özgür ve gözüpek ilişkiler kurmak isterdik. Aynı yolun yolcusuyuz derdik birbirimiz için, yaşamaya dair her şeye ilgi duyar, her şeyin mümkün olduğuna inanır, boşa geçmiş bir saniyeyi bile kayıptan sayardık. Henüz yazılmamış bir şiirin bir sözü ile başlardı sohbetlerimiz ve döner dolaşır gelecek düşlerimize çıkardı mutlaka. Yarının ancak bilgi, sevgi ve emekle güzelleşebileceğine inanırdık. Bu yüzden esirgemezdik elimizi işten; üzümümüz şarap olana kadar çalışırdık. En çok da o. Bir güne bir gün bir ‘Of!’ dediğini duymadım. Ne pahasına olursa olsun sonunda neyin ortaya çıktığını görmek isteyen gözüpek bir sanatçı edasıyla işine dört elle sarılırdı. Yaptığı işte aradığı tadı bulduğunda yüzünde çocuksu bir gülümseme belirirdi. Bizim için görev olan onun için oyundu sanki. Her konuya aynı afacan ilgiyle yaklaşır, her şeyde bir renk arar ve doğduğu toprakların sıcaklığını taşırdı içinde. Bir şeyi merak eder, cevabını bulabilmek için yola düşerdi. Bir süre ortalıklarda görünmedikten sonra elinde fotoğraflar, kafasında çözümler ve dilinin ucunda hikayelerle bir yerden çıkagelirdi. Bir sandalye çeker, çektiği fotoğrafları masaya koyar ve heyecanla anlatmaya başlardı. Daha önündeki işi bitirmeden sonrasında yapacakları kafasında hazır olurdu. 

Üniversiteden sonra günlük hayatın hay huyuna kapılıp unutmuştuk birbirimizi. Kim bilir neredeydi, ne yapıyordu, tam olarak ne oldu da geri dönmeye karar vermişti bilemiyorum ama beklemediğim bir anda yurda dönüş haberini almıştım. Aslında bir zamanlar konuştuklarımız o an aklıma gelseydi şaşırmazdım bu habere. Uzun zaman sonra, büyük bir şans eseri, dünyanın farklı noktalarından gelip çoktandır hasretini çektiğimiz dostlar soframızı kurmuştuk. Her zamanki neşesi üstündeydi. Yarına umut ekiyor, gülüyor, şakalaşıyordu. Gecenin bir anlık sessizliğinde elindeki portakala dalmışken yakalamıştım onu. Bana dönüp, “Bakma sen hayatta her şeyi tatma hevesime,” demişti; “özümde sade bir bahçıvan olarak görüyorum kendimi, o kadar. Tek derdim şu turunculuğun tadını yakalayabilmek. Fazlasında gözüm yok”. O zaman çok üstünde durmamıştım bu sözlerinin. Bir dost konuşmasının serinliğinde elimi omzuna atmıştım, ikimiz de susmuştuk.

Yurda dönüş haberini almıştım ama nerede olduğunu bilemiyordum. O gün o masada olan herkese sormuştum. Haberi duymuşlardı fakat kime sorduysam, kimle konuştuysam nafile. Kimse memleketin neresinde olduğunu bilmiyordu. İster istemez kendi kendime bir tahminde bulunmuştum. Demiştim ki, eminim yürüdüğü yol onu Anadolu’nun güzelim Akdeniz kasabalarından birine çıkarmıştır. Kendini çabucak sevdirmiş, halkın arasında karışmayı başarmıştır. Adı anılır, sözü duyulur, ocağı tüter olmuştur. Kasabadakiler ona topraktan başlayıp tohumdan geçerek meyveye giden asırlık yolu göstermişlerdir. Tohumu en güzel tohum, mahsulü en güzel mahsül olsun  diye yılmadan denemiş, denemiş ve denemiştir. Güneş yüzüne vurmuş, teri toprağa damlamıştır. Zamanla ve emekle bir bahçesi de olmuştur. Bahçesindeki her ağaca bir ozanın adını vermiştir; kökleri belli olsun, unutulmasınlar diye. Hatta ektiği ilk ağaca özene bezene bir çift salıncak da kurmuştur. Akşamın beklendiği saatlerde elinde bir bardak taze demli çayla avluya kurulmuş, salıncakta sallanan çocukları neşeyle izliyordur. Onu biraz tanıyorsam rahatlıkla söyleyebilirim ki, o bu kadarla da kalmamıştır. Şu an çiftlikte geniş yapraklı dut ağaçlarının dallarına serdiği seyyarların altında komşularıyla akşam yemeği yiyordur. Niceleri gibi, yeni evlenen çiftin de elinden tutmuş, kendi ocağını onlara emanet etmiştir. Genç damat balıkları pişirirken, genç gelin misafirlere rakı sunuyordur. Yemeğin daha ortasına gelmeden komşunun küçük kızı usulca yanına sokulmuş, sessiz ve kocaman gözleriyle gözünün içine çipil çipil bakarak pantolonunun paçasını çekiştiriyordur. Bir minik kuş üzülür mü hiç, gönlü kırılır mı? Yüzünü okşamış, uzattığı eli tutup masadan kalkmış, salıncağa götürmüştür onu. 

Tahminlerim doğru çıktı. Sonrasını kendi anlattı. Küçük kız salıncakta sallanırken, ağacın dibinde bir mektup bulmuş. Bir zamanlar Koza Hanı’nda avlu duvarının dibine bıraktığı ve sonra yıllar içinde unuttuğu mektubu. Eğilip mektubu eline almış ve merakla çevresine bakmış. Karanlığın içinde gittikçe uzaklaşan bir meşale görebilmiş sadece. Elini uzatıp “Dur! Nicedir bekliyorum seni!” diye seslenmek isterken, annesi yanaşıp küçük kızı çağırmış. Mektubu cebine koymuş, hiç renk vermeden, küçük kızla elele, geldiği gibi dönmüş sofraya. Cebindeki mektubun merakı içini kemirmiş, bir an önce evin yolunu tutmak istemiş de gidememiş. 

İşte gökyüzünden gümüş ışık parçalarının yağdığı ve çam ağacının altında bir zakkumun çiçek açtığını fark ettiğim bu yaz akşamında evinin denize bakan ön avlusundaki masada tam karşısındaki sandalyede oturuyordum. Eli cebine ancak el ayak çekilip de etraf sakinleşince gidebilmişti. Öyle dalmıştı ki cebindeki mektup zarfının içinden çıkanlara, ayağının ucuna ilişen köpeğin veya tüylerini ürperten deniz melteminin bile farkında değildi o anda. Doğduğu havzaya dönen bir ırmak, kendine yazılmış bir mektup tutuyordu elinde. Onu ona onunla anlatıyordu, yakınlık duyuyordu metne karşı. Doğruca kendi kaleminden çıkmış gibiydi. Öte yandan onun kullandığı kelimeler kullanılmadan yazılmıştı. Yüzündeki ifadeden duygularındaki karışıklık sezilebiliyordu. Kullanılan kelimeler onunkiler olmadığı halde bu kadar yakınlık hissettiğine göre elindeki metni olsa olsa ayağı onunla aynı toprağa basan biri yazmış olabilirdi. Aynı yoldan defalarca geçmiş ve çok daha uzaklara gidebilmiş biri. Belki de bir ipek böceği idi metni kaleme alan. Yazdıklarını almış, yıllar içinde edindiği maharet ile onu yeniden örmüştü. Yenilensin diye. Aslında ne çok beklenir değil mi böylesi. Ve ne kadar çok ihtiyacımız vardır böylesine, yarının güzelleşebilmesi için.

O mektubu okurken, ufukta kıpkırmızı doğan ay beyazlaşarak yükselmişti siyah kadifede. Güneşten aldığı emanetleri bize yansıtan küre benim için gökyüzünde bir kozaydı o anda. Onun için ise karanlık odada temel işlevini yerine getiren bir aydınlatıcı idi sanki. Metni bırakıp eline masadaki çerçeveyi almıştı. Eski bir alışkanlığa dayanarak o küçük çerçeveyi yukarı kaldırmıştı. Bir elindeki çerçeveye, bir karşındaki portakal ağacına bakıyordu. Benliğinin gizli haritasını kavramaya çalışıyordu sanki. Yıldızlar arasında kurduğu bağlantılar çerçeve içinde birer birer parlak çizgilere dönüşüyorlardı. İnsanlar ve hayvanlar geçtikçe önce beliren sonra genişleyen orman patikalarına benzeyen. Beyaz kâğıt üzerindeki noktaları birleştiren çocuklar gibi neşe içindeydi. Çerçevede bir resim beliriyordu yavaş yavaş. Ondan başlayıp ona dönen çizgiler zaman içinde bir ağaç görüntüsünü andırmaya başlamıştı.

Bütün gece oynamıştı elindeki oyuncakla. Artık ay günlük yolculuğunun sonlarına gelmekteydi. Üstümüzde çiğ damlalarının biriktiğini hissedebiliyordum. Gece boyu hiçbir nedenden dolayı dağılmayan dikkati, rüzgar bir an sertleşip de masadaki mektubu uçurunca dağılmıştı. Mektubun peşinden avlunun kapısına doğru koştu. Mektubun düştüğü yerde evin duvarına dayalı büyük gereçleri gördü, bir tırmık, bir kürek ve bir çapa. Eve girip yeni ve dikişsiz bir gömlek geçirdi eğnine. Evden çıktığında kafasında okuduğu metin, dilinin ucunda hikayeler ve elinde fotoğraflar vardı. Anlatacakları çoktu. Elimizde birer gereç, bahçeye dalıp turuncu ufka yöneldik birlikte ve portakal çiçeği kokuları arasında yürüyüşe çıktık. Sağımızda solumuzda ozanların güven veren hatıraları ve dönemezsek çocuklara gerçek bir gelecek için ekilmiş bir toprak bırakacak olmanın bilinci ile. Yarın her zaman güzeldir.

O evin içindeyken, merakıma yenik düşüp, çerçeveyi elime aldım. Avucum bir meşaleyi kavramışçasına yandı. Çerçevede görünen resim, babamın fotoğraf makinasıyla çektiğim ilk fotoğrafın, bir narenciye ağacının fotoğrafının negatifini andırıyordu. Kendi bahçesini, yukarıdan bakıldığında bir narenciye ağacı olarak görünecek şekilde düzenlediğini ancak o zaman anladım. Salıncak kurduğu ağaçtan bir portakal kopardım. Bıçakla ikiye böldüm, biri ona biri bana. Ağzıma bir parça atar atmaz damağımda bıraktığı tat, Kutlar’ın ne kadar haklı olduğunu bir kez daha hatırlattı bana: “Bahar İsyancıdır…”.

Yorum bırakın